Kıvrıla kıvrıla ince yollar, yolların yanında tarlalar, tarlaların üstünde tepeler, tepelerin üstünde ağaçlar, ağaçların üstünde yapraklar, rüzgarın cilvelerine sessiz kalmış yapraklar...
Kaç çeşme geçtik sayamadım. Hiç birinde su yok, kurumuş.
Eskiden her çeşme başında durur yanaklarından öper, yudum yudum içerdim.
Zuhal kızar; ‘Her seferinde arabayı niye durduruyorsun. Birinden içince yetmiyor mu?’ derdi.
‘Hayır’ derdim, ‘diğerlerinin gönlü kalır...
Ben onları öpüp koklamasam, çenemi dayayıp yüreğime akıtmasam küserler, akmazlar.
Ve gün geldi kurudular...
***
Sevgili kardeşim Rasim (Özdemir)
Bu sana ilk mektubum,
Başlamadan, yıllar önce yazdığım bir şiiri paylaşmak isterim;
Suya düştü hayal,
Ay öptü alnından,
Su oldu suret...
Dudağım suya hasret,
Susuyorum!
Tut elimden;
Ateşler üstünde koşuyorum!
Bağladım kelimelerin dilini,
Susuyorum!
***
Biliyorsun eskisi gibi şiir yazamıyorum artık.
Daha öncede söyledim, evlilik aşkı öldürmüyor ama şairliği bitiriyor!
Neyse geçelim;
Biz bürokratların ve siyasetçilerin en çok sevdiği;
Havadan-sudan konuşalım!
Yeri gelmişken Tanju Başkan’a söyle durup durup Karadere projesini eleştirmesin.
Bakanlar Kurulu Kararıyla İstanbul’a tahsis edilmiş o derelerin sularının geri alınması dahi büyük bir başarıdır. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Haa Çele Barajına gelince, o konu uzun, başka zaman anlatırım.
Elini, dilini tutup üstüne vazife olmayan sözler söylemeyip, twetler atmasa belki biraz daha rahat ilerleriz.
Bolu’ya yapacağınız en büyük iyilik aslında, Tanju Başkanın sosyal medya şifrelerini değiştirmek ve kendisine vermemek olacak.
Bir de hizmet yaparak da sosyal medyada gündem olunabileceğini anlatmak lazım.
Bak; Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu...
Tokat dediğin Bolu kadar bir şehir. Tanju Başkan’dan daha çok takipçisi var.
Bak; Erzincan Valisi Hamza Aydoğdu...
Bu iki ismi de sosyal medyanın gücüyle tüm Türkiye tanıyor.
Lakin hizmetleriyle, değerleriyle ve kaliteleriyle tanıyor.
Sen ne demek istediğimi anladın. Uzatmaya gerek yok. Okuyanlar sıkılıp, yorulmasın.
Biz meramımıza gelelim.
***
Bir belediyenin en önemli görevlerinden bir tanesi; ‘Şehrin Hatırasına Sahip Çıkmaktır.’
Maalesef Bolumuzda Muzaffer Işın’dan günümüze tüm Belediye Başkanları şehrin hatıralarını yok etmek için büyük bir çaba sarf etmiştir.
Fırka Tepesi yok edilirken yazmıştım.
Hatırlatalım;
İstanbul’da olduğum yıllarda her akşam iş çıkışı arkadaşlarla Ortaköy’de buluşurduk.
Günün yorgunluğunu atar, tavla oylar kahve içer sohbet ederdik.
Ben Mecidiyeköy’den 30A’ya biner Beşiktaş’a inerdim.
Beşiktaş’tan Ortaköy’e kadar yürürdüm.
O yolda ağaçların altında yürürken, ruhumu dinlendirirdim.
Yine öyle bir gün;
Çırağan’a gelmeden bir ağacın etrafında zabıtalar, polisler ve yaşlı bir adam.
Adam ağaca sımsıkı sarılmış; ‘kestirmemmm’ diye haykırıyor.
Ağaç tamamen kurumuş, dıştan birkaç kabuk tutuyor, içi boşalmış, düştü düşecek.
Belediye haklı olarak ağacı kesmek istiyor.
Zabıta ve polislere; ‘bırakın amcayla bir de ben konuşayım’ dedim.
Bak bey amca; bu ağaç kurumuş, düştü düşecek. Allah korusun bir aracın üstüne devrilirse ne yaparız..’
Bey amca başını kaldırıp gözlerime baktı.
‘Ben eşime bu ağacın altında evlilik teklif ettim. Yıllarca bu ağacın altına gelir oturur sohbet ederdik. Eşimi geçen yıl kaybettim. Koca İstanbul’da eşimi tanıyan ve bizim aşkımızı bilen bir tek bu ağaç var. Şimdi ben her akşam gelir bu ağaçla Muazzezimi konuşuruz. Bu ağaç kesilirse ben de ölürüm...’ dedi.
Zabıtalara döndüm. Yapmayın, bu amcanın hatırasını yıkmayın. Başkanla konuşun, gerekirse ben konuşayım, bu ağacı çelik konsorsiyumla ayakta tutalım. Bir çare bulalım’ dedim.
Sağ olsunlar, öylede yaptılar. Yıllarca o kuru ağaç çelik konsorsiyumla ayakta tutuldu.
Birkaç yıl önceydi, İstanbul’a gidip o yoldan geçtiğimde ağaç yoktu.
Belli ki bey amca ölmüştü, Muazzez’ine koşmuştu...
***
Geçtiğimiz günlerde anahtarcı Emin’in orada çay içiyoruz.
Bizim Çetin (Kaya) geldi.
Laf lafı açarken Çetin söze girdi.
Mehmet bilirsin, bizim oradaki parkı Belediye yeniliyor.
(Ben de yıllarca Kalıcı Konutlarda oturdum. Taksi durağının arkasında parkın bir ucunda benim diğer ucunda Çetin’in evi vardı. Mahalle arkadaşı da sayılırız.)
Söze devam etti;
O parkta 2 tane kırmızı erik ağacı vardı.
O ağaçlar ilk dikildiğinde biz rahmetli eşimle o ağaçları sürekli suladık. Bakımlarını yaptık.
(Halime ablamızı amansız bir hastalık sonrası 3 yıl önce kaybettik.)
Çocuklarımız o ağaçların altında oynayarak büyüdü. Altına örtü serip kaç iftar açtık hatırlamıyorum. Yani bizde hatırası çok ağaçların.
Parkı yenileyen belediye yetkililerine gittim. Yalvardım. Ne olur bu ağaçlara dokun mayın bizde hatırası çok dedim...
Ağaçları kesmediler ama yerlerinden kopartıp parkın başka bir bölümüne koydular.
Şimdi her sabah gidip su veriyorum ama dalları yaprakları kurudu.
Tamamen kuruyacak diye çok korkuyorum” dedi.

İşte Rasim Kardeşim;
Şehirler farklı olsa da insanların hatıraları aynıdır.
Bilirsin bugüne kadar sana karşı hep pozitif ayrımcılık yaptım.
Bir meslektaşımın o görevlere gelmesi beni mutlu eder.
Lakin, olur da o ağaçlar kurur ve Çetin’in hatırası yok edilirse çok üzülürüm.

Velhasıl,
Konuşacak, dertleşecek çok şey var.
Mevlana’nın dediği gibi;
‘İnsan odun değil ki kırıldığında ses çıkartsın’
O görevlerde olanlar yürekleri görebilmeli, gönül seslerini duyabilmeli.
Yoksa; ‘Köre renk, sağıra ahenk anlatılmaz’ bilirim.
Şiirle başladık, Ashaf Halef Çelebi’nin İbrahim şiiriyle bitireyim;
İbrâhîm;
İçimdeki putları devir,
Elindeki baltayla,
Kırılan putların yerine,
Yenilerini koyan kim!
Güneş buzdan evimi yıktı.
Koca buzlar düştü.
Putların boyunları kırıldı.
İbrâhîm;
Güneşi evime sokan kim!
Asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
Buhtunnasır put yaptı.
Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım,
Güzeller bende kaldı.
İbrâhîm
Gönlümü put sanıp da kıran kim.







