HOŞGELDİNİZ HOCAM

HOŞGELDİNİZ HOCAM

Sevgili Hocam, 

Mektubuma başlamadan önce tekrardan; Köroğlu’nun, Ümmi Kemal’in, Tokadi Hayrettin’in, Ömer Sıkkın Hazretlerinin, İzzet Baysal’ın diyarı Bolu’muza hoş geldiniz der, başarılar dilerim. 

***

Sevgili Hocam, 

Özellikle son yıllarda, makamla itibar bulan zümre çoğalınca, isimden önce unvan-titr dillenir oldu.

Hani o, sokak kavgalarının meşhur repliği vardır ya;

‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’

Kim olmak? sorusuna, ‘insan’ cevabını bulmak ne kadar da zorlaştı. 

Velhasıl meramım şudur ki;

Rektör, Prof.  gibi unvanları kullanmayışım sebepsiz değil. 

Yıllar sonra makama, unvana ihtiyacı olmayan bir isim bulmuşum, keyfini çıkartıyorum. 

Abartırsam kusura kalma, yılların özlemine say gitsin.

***

Sevgili Hocam;

Türk edebiyatında sevgiliye yazılan mektupların ayrı bir yeri vardır. 

Ahmet Arif’in Leylim Leylim kitabında, Leyla Erbil’e yazdığı mektuplar.

Cemil Meriç’in Jurnalde, Lamia Hanıma yazdığı mektuplar ki, çok etkileyicidir.

Keza, Orhan Veli’nin, ‘Yalnız Seni Arıyorum’da Nahit Hanıma yazdığı aşk mektupları,

Ha bir de Nazım’ın Piraye’ye ceza evinden yazdığı mektuplar vardır,

Nedendir bilmem, benim yüreğime dokunmamıştır.

Nazım’ın daha sonra Piraye’den daha büyük bir aşkla Vera’ya koşmasından olabilir.

Tabi Cemal Süreya’nın Zuhal’e mektuplarını ayrı tutarım,

Okumaya doyamam.

Artık ben nasıl bir beddua almışsam,

Yar yerine nasibime,

Valiler, Belediye Başkanları, Milletvekilleri düştü. 

Başkan Özcan’a en son 22’nci mektubu yazdım. 

2 dönem önceki Rektör Hayri Coşkun’a da çok mektup yazdım. 

Karşılığında mahkeme tebligatı aldım. 

Varsın olsun...

***

Sevgili Hocam;

Kent Konseyi ziyaretimizin ardından üniversiteden yüreğimde ki mutlulukla ayrıldım. 

Gazeteciliğin, yazarlığın en önemli kurallarından biri;

‘Yaşayan bir kişiyi övmemektir. Çünkü bugün övdüğünüz kişi, yarın yereceğin bir iş yapabilir’

Lakin, o gün gönlünüzdeki duyguları ve dilinizde ki cümleleri sarıp sarmalayıp, koynumda sakladım.

Eve getirip, 2 yıldır balkonda büyütmeye çalıştığım limon ağacının toprağına etkim.

Zuhal’de şaşırdı;

‘Sen ön yargılı bir adamdın, daha ilk görüşmede nasıl böyle bir hisse kapıldın!’ dedi. 

Aslında, hiçbir zaman ön yargılı olmadım. 

Sadece karar vermek için beklemeyi sevmem.

Bu huy da Asiye Halamdan geçti. 

***

Sevgili Hocam;

Benim bi Asiye Halam var.

Huysuz, aksi, ander biri. 

Eskiden böyle değildi.

Yaşlandıkça çekilmez oldu.

Lakin bana çok şey öğretti. 

Gençlik dönemlerimde pek ele avuca sığmazdım. 

Yine bir gün,

Kız arkadaşımı alıp Asiye Halaya götürdüm. 

Ara not: aç parantez ‘şimdi böyle yazılar yazamıyorum. Eski yazıların kontenjanından kullanıyorum’ kapa parantez.

Asiye Hala, kızı tanısın bi fikir versin istedim. 

Bizim kızda anasının gözü.

Asiye Halaya bi hürmet, bi hürmet sorma.

Kalktık gideceğiz ki, Asiye Hala beni kolumdan tutup;

‘Uşuğum bi taksi tut kızı gönder, gel seninle iki laf edelim’ dedi. 

Öylede yaptım. 

‘Bak oğlum bu kızı ne yap et gönder, sana gelmez’ dedi. 

Hayretle, ‘Halam; hürmette kusur etmedi, nereden çıktı şimdi’ dedim. 

Eeee, orası öyle ama çay getirirken yere düşürdüğü peçeteyi dizlerini kırarak eğilip almadı, domalıp aldı. Allah korusun yarın caddede elinden bir şey düşürür, senin başını belaya sokar yavrum’ dedi. 

***

İşte Sevgili Hocam;

O gün, bugün yaşanmışlıklar, yediğim tokatlar, bana da Asiye Hala’nın gözüyle bakmayı öğretti. 

Yalnızlaştım, kendi kendimle konuşur, kendime sorular sorup, kendim cevaplar hale geldim. 

Duam, dileğim odur ki, 

Sizin duygularınız, hisleriniz, umutlarınız yalnızlaşmasın. 

Karda kayıp düşen o öğrencinin yüreğindeki sevinç çoğalsın, çoğalsın ki hepimizi içine alsın. 

Gayri zamanla göreceksiniz;

Kadro, iş, aş, ihale beklentileri,

Protokol istekleri,

Kişisel menfaat talepleri,

Üniversite, başarı, öğrenciler, hastane, şehir kimin umurunda!

***

Sevgili Hocam;

Meramın sizin umudunuzu kırmak değil, tam aksine...

Ben yıllardır her umutsuzluğa kapıldığımda, yalnız kaldığımda;

Başımı kaldırıp Bolu Dağının dumanına baktım. 

Kuzey ormanlarının başı bulutlarda çam ağaçlarının seyrine dalım.

Bugün vatan nedir diyenlere;

O karda kayıp düşen gencin gözyaşını gösteriyorum,

Anadolu’nun dört bir yanından Bolu’ya gelen o gençlerin heyecanını gösteriyorum.

Kampüsten Gölköy’e uzanan kayın, gürgen, meşe, kızılağaç, kavak, köknarları gösteriyorum.

Sarıalan’ın çiçeklerini, Kızık Yaylasının dağ çileklerini gösteriyorum. 

İşte ben her yalnız kaldığımda;

Karacasu sırtlarına gidip baharda açan menekşelerle konuşuyorum. 

Onların tarihten gelen ruhlarıyla temizleniyor, 

Yeniden hayat bulup, yeniden koşuyorum.

***

Sevgili Hocam;

Demem o ki;

Bolu’da 20 yıllık gazetecilik hayatımda ilk kez bir Rektör’ün yüreğiyle bu zemheride ısındım.

İsterim ki, Kampüste ısınsın, o ısı Bolu ovasına insin.

Buğdaylarımız yeniden yeşersin,

Başak olsun,

Topraklarımız şifa bulsun...

Yorum yazın

UYARI : Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

Mehmet DEMİRCİ yazıları

20OCA2026