16-19 Ekim 20025 tarihleri atasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi ev sahipliğinde Bolu Araştırmaları ve Halk Kültürü Sempozyumu düzenlendi. Sempozyumun ‘Turizm Stratejileri, Kültürel Kimlik, El Sanatları ve Saha Gerçekleri’ başlığı altındaki oturumuna, ‘Bolu’da Turizm Çeşitliliği ve Saha Gerçekleri’ başlıklı konumla katıldım. Açıkçası bir kez daha gördüm ki Bolu Turizmi bir avuç kişi ve kurum dışında pekte kimsenin umurunda değil. Yine de bu işe kafa yoran, görevlerini iyi niyetle icra etmeye çalışan kişilerin halen var olduğunu görmek umut verici.
Temcit pilavı gibi aynı şeyleri söylemek ve yazmak istemiyorum. Bolu Turizminin ana arteri Abant, Yedigöller, Gölcük üçgenindeki Doğa Turizmi olup, Sağlık ve Spor Turizmi de diğer önemli başlıklardır. Sempozyumdaki turizm konular arasındaki somut kültürel varlıklarımız (Arkeolojik eserler ve bölgeler, Camiler Hanlar Hamamlar) oldukça önem arz etmesine rağmen gerek fiziksel durumları gerekse yeterince ön plana çıkmamaları sebebiyle Turizmin nihai hedefi olan ekonomik gelişim ve istihdama katkı sağlayamamaktadır.
Turizm’in özünde coğrafi ve kültürel farklılıklar yatar. Dünya eğer dümdüz olsaydı turizm diye bir şey olmazdı. Bolu’muzda bulunan somut kültür varlıklarının benzerleri daha görünür bir şekilde farklı şehirlerde de bulunmaktadır. Dolaysıyla bu noktada elimiz biraz zayıf. Ancak stratejik çalışmalar ve yaklaşımlarla sahip olduğumuz değerlerimize ilgi çekebiliriz.
Şehirlerin planlamaları, şehirlerin tarihsel ve kültürel değerleri göz önünde bulundurarak yapılmalıdır. Maalesef Bolu’nun hiçbir dönem bir turizm misyonu ve vizyonu olmamıştır. Özellikle geçmiş yerel yönetimlerin pek turizm kaygısı olmamıştır. Aladdin Yılmaz döneminde önemli bazı somut ve soyut çalışmalar yapılmıştır. Yine 2019-2024 yılları arası Bolu Belediye Meydanı’nın Güney kısmında bulunan tarihi bölgenin (Saraçhane) ortaya çıkarılması bana göre Tanju Özcan döneminin bugüne kadar yaptığı en iyi iş olup Bolu için büyük bir kazançtır. Fakat aynı bölgenin yine aynı yönetim tarafından Çarşamba Pazarı ekolüyle donatılması ise turizm adına tam bir faciadır. (Köroğlu, Komando, Geyik, Leylek heykelleri 1800’lerin şık sokak lambaları, boyalı yollar gibi) İşin özü, Bolu merkezde kültürel varlıklarımızın çevresi tipoloji çalışmalarıyla dizayn edilmeli ve estetik kaygı olmalıdır. Şehir bir hikâye yazmalıdır. Ancak bu şekilde daha görünür ve çekici olur. Roma dönemine ait, (Claudoipolis) şehrinin şu ana kadar ortaya çıkarılmış en kütlesel bölümü Stadion çevresinde yapılacak tipoloji çalışmaları o bölgeyi daha ilgi çekici hale getirebilir. Örneğin orta refüje yerleştirilecek döneme ait objeler, mevcut asfalt yolun sökülerek yine dönem ait benzer yol malzemeleri kaplanması gibi.
Aksi halde popüler kültürün oluşturduğu yaşamsal mekanlar ve malzemeler Bolu’nun çevresinde vakit geçiren turisti Bolu’ya çekmez. Zaten misafirin Bolu’da umduğunu değil bulduğunu yediği bir gastronomi kenteyiz. Dolayısıyla bir kaplumbağa sabrıyla da olsa Turizimsel Dönüşümü gerçekleştirmek zorundayız. Diğerlerinden farklı olmamız gerekiyor. Harika tesislerimiz var ama kapısından çıktıktan sonra durum içler acısı. Bunun önüne geçmeliyiz. Şehrin paydaşlarının turizme inanması gerekir. Şehir sahiplenirse bu iş olur.
Bu vesileyle Bolu Araştırmaları ve Halk Kültürü Sempozyumu düzenleme kurulu başkanı Dr. Öğretim Üyesi Sn. Azize Aktaş Yasa’ya ve ayrıca Bolu İl Turizm Müdürü Sn. İbrahim Emre Gürsoy’a teşekkür ederim.







