Seçimler geldi geçti.
Katırcılar Hanı yıkılmaktan kurtuldu.
Güney Çevre yolu şehrin göbeğine dikildi.
Yedigöller dolup taştı. Gölcük’ün hevesi kaçtı.
Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun.
Söyleyin şu Bolu’nun yükünü kim çekti?
Annelerimiz!
***
Köy pazarında soğuktan elleri donan Annelerimiz.
Belediyenin tunelinde ısınmak için birbirine sarılan,
Kartondan kendine ev yapan Annelerimiz.
Başkan Özcan, deri koltuğunda sade kahvesini yudumlarken,
İki adım ötede,
Buz tutmuş elleriyle erişteyi poşete koymaya çalışan Annelerimiz!
***
Gören geldi, Işın gitti. Yılmaz geldi, Ceylan gitti. Özcan geldi…
İnsanoğluna, bitkiler, kuşlar, ormanlar, denizler, Bolu’nun dağları yetmedi.
Ne Hadrianus kaldı elimize, ne Osmanlı…
Ne hanımeli, ortanca bıraktık Bahçelievler’de,
Ne de caddede ılhamur kokusu!
Bir tek Annelerimizin üşüyen elleri değişmedi.
Yukarı Soku’da ayazdan korudu,
Üzerine titrediği marula, maydonoza çığ düştü.
Zabıtalar Annelerimizin sebzelerine üşüştü.
***
Bin yıldır aynı rüyayla uyutular bizi.
İlk gelenle, son gelen aynı rüyalara daldı.
Bin bir diyardan bir hırka bir lokma,
Yumurta yüzlü dervişler.
Kim böyle bir rüyadan uyanmak ister ki,
Senin yerine düşünen şeyhler.
Nehir kıyısında, üzüm bağları, huriler…
Diğer yanda;
Evine bir ekmek parası görütmek için elleri üşüyen Anneler,
Annelerimiz!
***
Eyyy güzel şehrimin,
Patronların, Başkanların, siyasilerin kıçlarını yalayan yazarları;
Hanginiz,
Sanayide ön takımlar içinde kaybolmuş tamirci çırağının
O çelimsiz bedeninin ateşiyle buz kesti.
Kapkara yüzü, çaputlaşmış giysilerim altında bir tek nokta kalmış bembeyaz.
Oyy ben ölürsem kim öper orayı.
Yağlar arasında sızılan ter, yuvarlanarak boynuna düşüyor,
Oradan yüreğine sızıyor,
Benim yüreğim yanıyor.
Bu karakışta nasıl bir ateştir bu.
Cehennem ateşi.
***
Eyy benim güzel şehrimin;
Rüyalara dalmış, billur dereler kenarında hurilerle oynaşan yazarları,
Hanginiz bu ateşin harında kavurdu yüreğini.
Hanginiz,
YAZININ TAMAMI İÇİN GAZETENİZİ ALMAYI UNUTMAYINIZ…








