Bu günlerde izinde olunca bir kaç yazı kaleme almayı düşünüyordum. 1919 İstanbul Yargılamaları (Divan-ı Harbî Örfi) kapsamında şehit Urfa Mutasarrıfı Nusret Beyi yazacaktım; lakin sabah müzik dinlemek için bakınırken birden nasıl oldu anlamadım ama Refik Başaran'ın "Feridem" türküsü denk geldi. Türküyü dinlerken birden 1970'li yıllara gittim. İşin aslı muhtemelen bu türkü çok daha eskidir lakin bizim kulağımızda kalan en eski türkülerden.
Bizim hikâyemiz aslına bakarsanız köyde doğup; çocukluğunu köy ve büyükçe bir ilçede yaşayan; ilk gençliğe büyük bir Anadolu şehrinde adım atan; üniversiteyi ise bir metropolde yaşayanların hikâyesidir. Dolayısıyla bizim kuşağın yaşadığının hemen hepsini hepimiz yaşamışızdır. Merkez köy olup, yazları köyde yaşar. Hayatımızın merkezini köy oluştururdu.
1972 yılında köyden Ceyhan'a göçmüştük. Şehirle, parayla ilk kez orada tanıştım diyebilirim. Motorlu araçlar şimdiki gibi çok değildi. Ceyhan'da bile taksi yerine fayton kullanılırdı.
O fayton bile bana ne cafcaflı gelirdi. Rengarenk boyalı, zillerle donatılmış şık koşumlu atları gördükçe içim giderdi. Bizim köylerde hiç fayton görmemiştim. Atlar, at arabaları vs vardı ama hiç böyle göz alıcı değildi. Zenginlik böyle bir şey diye düşünürdüm.
Ceyhan'da sosyal hayat çok güzeldi. İnsanlar belirli günlerde toplanır, en güzel elbiselerini giyerek fotoğraf çektirmeye giderlerdi. Bir düzine kadar sadece yazları çalışan "yazlık sinemalar" vardı. Bizler de giderdik. İlk kez sinemayı orada görmüştüm. Hatta ilk gidişimi hiç unutamam.
Amcam benden 8-10 yaş büyüktü. Bir gün beni sinemaya götürdü. Sinemada Tarkan filmi oynuyor. Ben merakla seyrediyorum. O da ne!? Tekerlerinin ortasında bıçaklar bulunan bir Roma arabası birden uzaklaştı döndü ve bize doğru geliyor geldikçe büyüyor. Büyüdükçe büyüyor, o geldikçe beni bir korku aldı. Nihayet dayanamadım "Amcaaaa şo araba bizi depeleyecek" diye bastım feryadı. Amcam kulakları çınlasın sakinleştirememişti beni. Filmi yarıda bırakıp çıkmıştık.
Yine bir keresinde tezlere konu Aşık Topuzoğlu ve Suna Hatın aşk hikâyesinin sujelerinden Suna Hatını bizde. (O zamanlar babam rahmetli, Aşık Topuzoğlu'ndan kurtarırım umuduyla Ceyhan'a yanına getirmişti.) Yıldıray Çınar da çok meşhur onun filmine gittik; film başladı, birden at üstünde Yıldıray Çınar elinde sazla sahnede görününce, bu sefer de Suna Hatun feryadı kopardı. (Aşık Topuzoğlu sazlı sözlü aşıktır, sanırım onu hatırladı) Sakinleştirmek mümkün değil bizde filmi yarım bırakıp aile boyu çıkmıştık sinemadan.
Ceyhan'a dair hatırladığım en güzel şeylerden biri de Dandy ve Tipitip sakızları idi. Şekerli bir tadı olan Dandy sakızlarının, içinden yabani hayvan fotoğrafları çıkardı. Bayılarak alır, merakla açardım. Zürafa, gergedan, jaguar, çita isimlerini ve resimlerini ilk kez orada görmüştüm. Tek hayalim seriyi tamamlayıp albümü temin etmekti. Ancak onca sakız almama rağmen bazı hayvanların resimlerini temin edememiştim, hala üzülürüm o albümü temin edemediğime.
Yaza doğru Ağam(dedem Karabey) rahmetli Ceyhan'a gelir, kısa bir süre kaldıktan sonra beni de alarak köye dönerdik. Yolda Şekerpınar tesislerinde mola verilince mutlaka yemek yenir, güzel Şekersuyu'dan kana kana içilirdi. Memlekete dönünce mutlaka abarta abarta Şekersu anlatılırdı.
Köy ayrı bir alem, henüz motorlu araç yok, millet Ede Mustafa'ya traktörüyle tarlalarını sürdürüyorlar, ama hasat yine eski usulle yapılıyor. At arabaları, kağnılar yollarda. Bizim de atlarımız var. En büyük eğlencemiz at örklemeye gitmek veya akşamları atları alıp gelmekti. Tabi atlara binerek gider ve dönerdik.
Bir keresinde bindiğim at parlamıştı. Beni de düşürdü üstünden. Sağ kolum kırıldı. Bir sınıkçıya götürdüler. Sardı sarmaladı. Bir ay kadar sonra büyükler açtılar "amanın çocuğun kolu eğri tutmuş çolak kalacak" dediklerini hatırlarım. Tabiatıyla normalde böyle bir durum varsa bir doktora gidilir. Ancak beni öyle yapmadılar. Bilgi görgü o kadar sanırım. Daha iyi bir sınıkçıya gitmeye karar verildi. Hatça Anam rahmetli ile yola düştük yaklaşık 6-7 km mesafedeki Çakılkaya(Halevik) köyüne yayan yapıldak vardık. Adamcağız baktı. O da kolumun yanlış tuttuğuna kanaat etti. Biraz ovaladı filan sonra güçlü kuvvetli iki adam çağırdı bunlar beni tuttular. Hammet emmi kolum yeniden kırdı. Yaşadığım acı ile ilgili sadece şunu söyleyebilirim. Çocukluğum boyunca bir yemin verdirecekleri zaman "yalan söylüyorsan kolun kırılsın mı" derlerdi. O acı o kadar ürkütmüştü ki beni, çocukluğum boyunca bir kere yalan söyleyemedim diyebilirim. Hammet emmim kolumu tedavi etti Allah ondan razı olsun.
Köyde hayat enfesti. Yaşımız çok küçük olduğu için at örkleyip, koyun başı tutmanın dışında başka sorumluluğumuz yoktu, günümüz oyun oynayarak dolu dolu geçerdi. YSE'nin yol yapımı için gelen araçlarından kalan nasıl bir araç parçası olduğunu bilmediğim iki tane yaklaşık 20 cm çaplı iki demir tekerleği amcam kağnı yapmıştı. Çocukluğum boyunca edindiğim en güzel oyuncak buydu. Sonra yaşı benden büyük "ötebaştan" bir çocuk kağnıyı elimden alıp fırlatıp kırmıştı. (Aslında her köyün çocuklarının rekabet ettiği bir ötebaşın çocukları vardı sanırım). Sonucunda bizim başın çocukları ile ötebaşın çocukları arasında kıyasıya bir kavga olmuştu.
Büyükler başka alem, Mustiyemmim iki tor tosun almış, evinin oradan rampa aşağı tosun alıştırmaya çalışırdı. Koca adam tosunların önünde koşa koşa köyün içine doğru inerdi. (İtiraf edeyim ben de bunu seyretmeye bayılırdım) Ağam(Karabey) hayatında hiç çalışmamış olmasına rağmen gündüz itina ile elinde keser; anadut, yabantı yahut dirgen, balta, tırpan sapı yapar. Hazırladıktan sonra onları kullanılacak şekle getirirdi. Ağamın bu elinin uzluğunun sayesinde köyde en çok hacet bizim olurdu.
Ali Ağanın oğlu Mehmet Ağa ile Halil ağa emmimin çalışmaları dillere destandı. Mehmet ağanın önünde gençler tırpan biçmeye cesaret bile edemezdi.
Sonra harman zamanı gelir günlerce düven sürülürdü. Düven işi bittikten sonra rüzgar beklenirdi harman savurmak için. Köyde büyükler küçük bir yel çıkmaya görsün koşaradım harmana varır tınazları ellerindeki yabalarla savurmaya başlarlardı. Önce "kara patoz" çıktı, bu harman savurma işi devam etti. Sonra savurmalı patozun yaptığı işi gören köylülerin gözlerini berelte berelte patozun yaptığı işi hayret ve şaşkınlık içinde anlatışları unutulmazdı.
Köylerde, kızlar halı dokurdu, üç kızı olan traktör almaya niyetlenmeye başladılar. İlk traktörler ortaklı idi. Bizim 1974'de aldığımız "motur" 3 ortaklı; akrabalarımızın aldığı "motur" ise 7 ortaklı idi. Nereden nereye.
Tabi ki en büyük zevk radyo dinlemekti. Saat başlarında büyükler gelir "ajans" dinlerdi. Bütün müzik kültürümüz radyo ile gelişmişti. Erkan Sürmen'den "Ezgi Kervanı"nın giriş müziğindeki "Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri" türküsünün bir kuplesi o program meftun etmişti bizi.
Yazacak ne çok şey varmış.
Birazını da dostlarımız yazsın bakalım.
Baki selam
"Dam başında sarı çiçek
Burdan gidek Ürgübe göçek nenni de Feridem nenniÜrgübe vardığımız gece Hak yoluna kurban kesek nenni de Feridem nenni "








