Eskiden bu yaylalarda kırmızı yanaklı, yeşil gözlü kızlar olurdu.
Tepeden aşağıya dereye doğru koşarken memeleri fistanından fırlayacakmış gibi adımlarından önde giderdi.
Terlemiş boynundan eşarbını sıyırıp derenin soğuk suyuyla serinlettiğinde göğsüne düşen her damlada bir güneş doğardı, meralar yeşerirdi…
Şimdiyse eti çekilmiş, kemik yığınına dönmüş birkaç nine…
Elinde sopası karşı dağları gösteriyor.
Yanına yaklaştım, tanıyacakmış gibi gözlerini kısarak yüzüme baktı.
Askerine yüz vermeyen komutan edasıyla geriye doğru dikildi.
‘Hoş geldin evladım, sen kimsin?
‘Ne yapacaksın ninem, aha geldum, senin yanındayım, bende seninim, yavrunum, buzağınım, manda kaymağınım, sarıp sarmala beni, akraban yap, bu yaylanın sümüklü çocuğu yap…
Gözlerinde güneş doğdu, elindeki sopayı toprağa sokarak sıkılaştırdı.
Şampiyon güreşçi edasıyla boynumdan bir el ense çekip, saçlarımı kokladı…
Ayaklarım yerden kesildi, bulutlar üstünde koşuyorum, çayırlarda uçuyorum…
Ah bu yaylalar, bu ülkeyi vatan yapan yaylalar…
Omuzumdan tutarak bir kol boyu uzaklaştırarak gözlerime baktı;
‘Ula uşağum, sana da benim gibi Tonyanın ayakta durmaya zorlandığımız dağları tepeleri dar mı geldi, kendini bu uçsuz bucaksız çayırlara attın dedi.
Tonyanın kaymağı, Sürmenenin yağmuru, Anzerin balı, Ovitin eşsiz çiçekleri kokan saçlarımı tanımış olmalıydı.
Oyyyy tezek kokan ellerinde kırklandığım ninem; ‘Bak bayram geliyor, torunlar nerde, gelmiyorlar mı yaylalara dedim.
Şalvarının lastiğiyle kıvırıp sakladığı cep telefonunu çıkardı. Önce avucuna alıp eliyle sildi.
“Onlari ben şu yaylalara siğduramadum ama elun gavuri habu aletun içina siğdurdi” dedikten sonra uzun uzun avucundaki cep telefonuna baktı.
‘Ne bayramı uşuğum, bi Vali gelmiş, yayla evlerimizi, ahırlarımızı başımıza yıkacakmış. Bu yaylaları, yurdumuzu bize mezar edecekmiş… sözler boğazına düğümledi, Köroğlu dağlarından sel gelir gibi, o kudretli, kara gözerinden iki damla gözyaşı yanaklarına damladı.
Ellerine sarıldım.
İki yanağımdan tutup başımı kaldırdı.
Islak dudaklarıyla gözlerimden öper gibi elmacık kemiğimden öptü.
“Allah sana böyle kederli bayramlar göstermesun uşuğum” dedi.
Ninenin ıslak dudakları Abant deresinin soğuk suyu gibi yanaklarımı serinletmişti ama o ‘Allah sana kederli bayramlar göstermesun uşuğum cümlesi gelip yüreğim orta yerine oturmuştu.
Gözyaşları görünmesin diye bir anda dereye doğru inen sığırların peşinden garip sesler çıkartarak ‘heeeeee hoooo diye koşmaya başladı diğer elini de bana doğru kaldırarak,
“Hadi uğurlar olsun uşuğum”
Hayranlıkla arkasından baktım.
Uğurlar olsun ninem. Allah hiç kimseye kederli bayramlar göstermesin…
***
Bu nineler, sahipsiz, elma yanaklı çocuklarsız kalan yaylaların komutanlarıydı.
Artık askerlerine emreder gibi ağaçlara, dağlara, derelere, ineklere emrediyorlardı.
Bir şekilde yalnız bırakıldılar.
Onun tezek kokan ellerinden sahip olduğu her şeyi alanlar, yüreğindeki umudu ve cesareti hiçbir zaman alamadılar.
Bugün, bu nineleri, dedeleri bu yaylalardan kopartmaya çalışan ve yayla evlerini yıkmak için uğraşan yetkililer bilmelidir ki;
Bolu yaylalarında teröristler yaşayamıyorsa, bu eli sopalı ninelerimizden korktuklarındandır.
Bu dağların, yaylaların, komutanları da, askerleri de onlardır.
***
Onları bu yaylalardan koparmayın, dünyayı başlarına yıkmayın.
Yıkacaksanız gidin; Siyasilerin, şehrin önde gelen isimlerinin yaylalardaki villalarını yıkın!
Bu ninelerime, dedelerime dokunmayın…
Yeminler olsun, bu tezekler, manda kaymakları, bu insanların gözyaşları hepimizi çarpar…








