Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin oylanacağı 16 Nisan 2017deki tarihi Referandum yaklaşırken taraflar, sistemin eskik ve güçlü yönleri üzerinden bilimsel bir tartışma yapmak yerine, birbirlerini ‘vatan haini olmakla suçladıkları, ucuz ve kavramsal derinlikten yoksun bir kampanya ile halkın tercihlerini etkilemeye çalışıyorlar.
Oysa bu referandumda ne ‘HAYIR tercihi yapacaklar vatan haini olacaktır ne de ‘EVET tercihi yapacaklar. Hiç kimsenin bir şey olmayacağı, tamamen demokrasinin oyun kuralları içerisinde yer alan bir halka gitme yöntemi gerçekleşecektir. Eğer iki taraftan biri ‘vatan haini olacaksa milleti günaha sokmanın bir anlamı yok. Tek seçenekli bir Referandum yapılır geçilirdi.
Başını CHPnin çektiği ‘HAYIR cephesi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilirse, ‘diktatörlük gelecek şeklinde yaygara koparıyor. Bu yaygara ile birlikte CHP ve Genel Başkanları Kemal Kılıçdaroğlu kendi kendilerini yalanlamış oluyor. Daha referandumun esamesi bile yokken özellikle Gezi Olaylarıyla başlayan ihanet sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğana hitaben bulundukları her platformda ‘diktatör diyerek hitap edenler, Avrupaya çanak tutanlar, Referandumdan ‘EVET çıkarsa diktatörlük gelecek diyerek kendi kendileriyle çelişen iki yüzlü bir duruma düşmüş olmaktadırlar.
Madem ki Referandumda ‘EVET sonucu çıkarsa ülke diktaörlükle yönetilecek o halde ülkede şu an diktatör falan yok, siz en başından beri yalan söylüyordunuz. Siz en başından beri iftira atıyordunuz. Bu durumda siz hem yalancı hem de iftiracı oluyorsunuz. Ve siz böyle yaman bir çelişkinin içerisinde debelenirken, 16 Nisan Referandumundan sonra ‘EVET çıkmasından korkmanızın sebebi diktatörlük falan değildir. Sizin korkunuzun sebebi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle birlikte bir türlü inemediğiniz halkın yönetimde daha fazla söz sahibi olmasıdır.
1923den beri 1946 yılına kadar olan tek partili dönemi saymazsak, Türkiye Cumhuriyeti her on yıl da bir krizlere mahkum olan bir sistemi uygulamakla boğuşmuştur. Cumhurbaşkanı ile Başbakanın yürütme organı içerisinde sayıldığı Türk Anayasalarında zikredilen iki başlı yürütme sistemi içerisinde, milli iradenin seçtiği Başbakanı dengelemekle hatta frenlemekle görevli daha doğrusu bir tür bürokratik vesayet anlayışının ürünü olan Cumhurbaşkanı, dilediğince özgür ve sorumsuz iken, sadece vatana ihanet gibi zorlama bir kavramla yargılanabilirken, Başbakanın Cumhurbaşkanının uygulamalarının da sorumluluğunu taşıdığı bir sistemin Türkiyeyi daha fazla geleceğe taşıması mümkün değildir. Yakın tarihimizdeki Cumhurbaşkanı ve Başbakan gerilimleri, Cumhurbaşkanının kendisi sorumsuz iken, tam sorumluluk taşıyan Başbakanın atayacağı bakanları bile veto etmesi, Ahmet Necdet Sezer ve Bülent Ecevit arasındaki Anayasa kitapçığı hadisesi hafızalarımızda sıcaklığını korurken, bu sistemin erdemlerinden bahsetmek safdillik olur.
Yasama, Yürütme ve Yargının kesin çizgilerle ayrılmadığı gevşek bir kuvvetler ayrılığı modelinin geçerli olduğu mevcut parlamenter sistemde, yürütme yasamadan doğmaktadır. Yani yasama organında çoğunluğu elde eden parti ya da partiler hükümet kurarak yürütmeye ve yasamaya da hakim olmakta, yürütmenin istemediği hiçbir kanun önerisi yasama organından geçmemektedir. Böyle bir durum ortadayken kuvvetler ayrılığı ilkesinden bahsetmek mümkün değildir.
Buna karşılık getirilmesi önerilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde kuvvetler ayrılığı ilkesi ile ifade edilen yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrılık keskin çizgilerle ayrılmaktadır. Yürütmedeki iki başlılık giderilmekte, Cumhurbaşkanı tek başına ve tam sorumlu olarak hem devletin hem de hükümetin başı olarak görev yapacaktır. Yargılanamayan vesayetçi Cumhurbaşkanlarının yerini, yargılanabilen hesap verme korkusuyla hareket edecek Cumhurbaşkanları alacaktır. Hükümet üyeleri yasama organı ile ilişkili olamayacaktır. Yasama kendi işini yürütme kendi işini yapacaktır. Parlamento asli işine dönecektir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde yargının yürütmenin kontrolüne gireceği iddiaları da temelsizdir. Zira mevcut sistem, Anayasa Mahkemesinin ‘Yargısal Aktivizminin örnekleriyle doludur. Kendisini resmi ideolojinin koruyucusu olarak gören CHP, her fırsatta Anayasa Mahkemesine başvuruyordu, Anayasa Mahkemeside iptalleri otomatiğe bağlamıştı. 367 Krizi de böyle bir aktivizmin ürünüdür. CHPnin korkusu Yargının ideolojiden arındırılmasıdır.
Cumhurbaşkanlığı Sistemi olarak formüle edilen Başkanlık Sisteminin Türkiye uygulamasında, özellikle dış politikada daha etkili kararlar alınabilecektir. Parlamenter sistemdeki ve özellikle koalisyon hükümetleri dönemlerindeki çok parçalı ve gecikmeli karar alma mekanizmaları yerini hızlı ve etkili kararlar alabilen tek merkezli bir yapıya bırakacaktır.
Başını Ak Partinin çektiği ‘EVET cephesi ise Cumhurbaşkanlığı Sisteminin kalıplarını önceden belirlemediği ve kamuoyunun tartışmasına açmadığı için sistem üzerinde şüphelerin oluşmasına neden olmuştur. Adının Türk işi başkanlık sistemi diye geçiştirildiği bu model, 15 Temmuz İhanetinin ardından toplum bünyesinin üst üste ve ansızın beliren hadiseleri idrak etmekte zorlandığı bir dönemde sunulduğu için iyi mi kötü mü olduğu yönünde kafaları epey bir bulandırmıştır. Öyleki ne ‘EVET diyenler neye ‘EVET dediklerini tam olarak bilmezlerken ne de ‘HAYIR diyenler tam olarak neye ve ne için karşı çıktıklarını anlamış değillerdir.
Kısacası, ‘EVET diyenlerin Recep Tayyip Erdoğan sevgisinden dolayı ‘EVET dedikleri, hayır diyenlerin de Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığından dolayı ‘HAYIR dedikleri bir garip ve tamamen duygu yüklü bir referandum süreci yaşıyoruz. Olayda aklın yerini duygular aldığı için de karşılıklı suçlamalar havada uçuşuyor.








